Gazlı 1 Mayıs’ın ardından..

1 Mayıs kutlaması için sabah erkenden yola çıktığımda, çok daha uzak semtlerdeki evlerinden, çok daha erken saatlerde yola çıkmış temizlik işçisi kadınlar da, çalışmak üzere başkalarının evlerine gidiyordu. Otobüs durağına varmak için caddeye çıktığımda, her zaman yaptığım gibi, kimin eylem alanına kimin gezmeye, kimin işe vs. gitmek üzere yolda olduğunu tahmin etme oyunumu oynamaya başladım. Bu oyunu oynarken; kırmızı renk, kasket, çantasız serbest eller gibi klişe ipuçlarından ve hayal gücümden yararlandığımı söylemeliyim. Otobüs durağının yanındaki büfeye, akbilimi doldurmak üzere vardığımda, bir süre, bayideki adamın her zamanki gibi, plastik eldivenli elleriyle, gazeteleri düzenlemesini bekledim. Araba seslerinin arasında yakaladığım bir boşlukta, küçük kulübesinin içinde, Timur Selçuk’tan 1 Mayıs marşının çaldığını duydum. Beni bayram duygusuyla ilk karşılayan, hiç tahmin edemeyeceğim bir şekilde, yıllardır gazete alıp akbilimi doldurttuğum bu adam oldu. “Ne güzel çalıyorsunuz” dedim neşeyle, o ise her zamanki sessizliğiyle sadece gülümseyerek karşılık verdi bana.

Kısa bir otobüs yolculuğunun ardından, Avrupa yakasına birlikte geçeceğim arkadaşımla buluştum. Önce küçük bir kahvaltı yaptık, ardından da bizi karşı yakaya götürecek Topkapı otobüsüne hemen yetişerek, meydan yolculuğumuzu başlatmış olduk. Her şey yolunda gidiyordu ve hava çok güzeldi. Otobüsteki yolcular, tahmin oyunumu zorlayacak çeşitlilikteydi. Kulaklıklarından gelen müzikle uyuklayan gençler, kasketli birkaç amca, süslü kızlar ve başörtülü yaşlı teyzeler. Teyzelerden biri, her yeni gelene yanında küçük de olsa yer açmak, oturması için ısrar etmek, oturmazsa naz yapmakla suçlamak, belli aralıklarla pencere açtırıp kapattırmak suretiyle, yakında koltukların tozunu alıp etrafa dantel örtülerini yaymaya başlayacakmış gibi bir izlenim uyandırdı bende. Tecrübelerime dayanarak söyleyebilirim ki, bir toplu taşıma aracında, bu kadar müdahaleci davranan biri olduğunda, hava da sıcaksa, mutlaka bir sözlü tartışma yaşanır. Oysa bugün; tatil olduğundan mı, benim hissettiğim dayanışma duygusunu otobüsteki çoğunluğun da hissetmesinden midir bilinmez, herkesin yüzünde bir gülümseme vardı. Her şey yolunda gidiyordu ve hava çok güzeldi.

Derken..

Zincirlikuyu’yu geçtik ve patlama sesleri duyduk. Uzak noktalarda, toz bulutları yükselmeye başladı. Biber gazıyla ilk temasımız o zaman gerçekleşti. Gözlerimizdeki ve boğazımızdaki feci yanmanın etkisinde, bu havayı içeriye hapsetmemek için pencereleri açmakla dışarıdan gelecek yeni toz bulutunu içeri almamak için açmamak arasında bocalayarak, inisiyatifi yine o başörtülü teyzeye bıraktık. O da orkestra şefi edasıyla, otobüs içindeki hava sirkülasyonunu kontrol altına almayı başardı. “Bu ülkede Alevi, Sünni, Türk, Kürt, Çerkez, Laz; hepimiz kardeşiz” demeyi de ihmal etmedi bu arada. Gözlerimizi ve boğazlarımızı biber gazıyla yakan iktidarın aymazlığı, otobüs yolcuları tarafından, ana muhalefet partisinin başarısızlığına bağlanmıştı ve sanırım teyze de bu güvensizliği kendince süpürmeye çalışıyordu.

İnmeyi planladığımız durağa giden yol kapatıldığı için, bir süre sonra arkadaşımla otobüsten indik. Ana yoldan çıkıp, yürüyerek ilerleyebileceğimiz bir sokağa ulaşmayı başardık. Bunun bir başarı olmadığını anladığımızda çok geç olmuştu tabii. Otobüste hissettiğimizden çok daha kuvvetli bir gaz etkisiyle tam da orada karşılaştık. Tüm yollar polis barikatlarıyla tutulmuştu ve işine, gezmesine, kutlamasına gitmeye çalışan diğer insanlarla birlikte o sokakta beklemek zorundaydık. Polis de bekliyordu. Yol soran, “ne olur izin verin geçeyim, benim şuraya mutlaka yetişmem lazım” diyen her yaştan her kılıktan insana aynı cevabı veriyordu. “Geçemezsin. Ben bilmem valla, amirim ne emrederse o olur.” Belli aralıklarla “atınız” emri geliyordu belli ki amirden, ekipler önce maskelerini takıyor, ardından ilerleyip ara sokaklara gaz bombalarını atıp direnen grupları dağıtmaya çalışıyor sonra da kendisi gidip kısa sürede eski yerine geri dönüyordu. Telefonla haber almaya çalıştığımız, farklı noktalardaki arkadaşlardan gelen haberler de aynıydı. Korktuğumu ve biraz paniklediğimi itiraf etmeliyim. Korkan ve panikleyen çok insan da gördüm ayrıca.

Ortalık biraz sessizleşince, durmanın anlamsız olduğuna karar verip, kutlamanın gerçekleşemeyeceğini de anlayıp, arkadaşımın, yarım saatlik bir yürüyüşle ulaşabileceğimiz bir mesafede olan ofisine gitmeye karar verdik. İşler tabii ki bizim kararlarımızla ilerlemiyordu. Ulaştığımız bir sonraki dört yolda, renk olarak sadece polis laciverdiyle karşılaştık, oysa renkli bir kutlama için çıkmıştım evden. Bir helikopter sürekli dönüyordu tepemizde ve duvar diplerine sığınmış insanlar çok çaresiz görünüyorlardı. Benzer hareketlilik burada da yaşandı. Biber gazı sıkarak ilerleyen polis kuvvetlerine karşılık, direnmeye çalışan bayram kutlamacıları. Sonradan aldıkları isimle “marjinal gruplar”..

Artık aldığımız kararın peşinden değil, açık olan yolların bizi götürdüğü yere gidiyorduk. Zigzaglar çizerek ilerlemeye çalışırken, olmayan yön duygumu da hepten yitirmiştim. O sırada yanımdaki arkadaşım, bulunduğumuz yerin yakınlarında oturan bir arkadaşımıza gitmemizi önerdi. Neyse ki evdeydi ve bir şekilde ulaştık yanına. Kısa bir süre sonra bir arkadaşımız daha geldi ve birbirimize gördüklerimizi anlatarak yemek için sofra hazırlamaya koyulduk. Kutlama hevesiyle başlayan günü, misafirlikle devam ettirecektik, bir aradaydık, haberleri izleyebileceğimiz bir televizyonumuz ve birlikte hazırladığımız bir soframız vardı. Oturmuş ilk lokmalarımızı tadarken, o tanıdık sesi duyduk yine. O tanıdık kokuyu solumaya başladığımızda gördüğümüz manzara ise, pencerenin önüne düşen gaz bombası ve içeri dolmaya başlayan dumandı. O dayanılmaz yanmayla, arka taraftaki bahçeye attık kendimizi. Ne kutlamamız, ne haberleri izleyebileceğimiz televizyonumuz ne de soframız vardı. Evin ve sokakların dumanının sönmesini bahçede saatlerce bekledikten sonra, biberin gaz bombası haliyle kirlenmiş biberli soframızı çöpe atıp dışarı çıktık. Ortalık biraz sakinleşmişti. Sabahın erken saatlerinden itibaren engellenen pek çok ulaşım aracı yeniden çalışmaya başlamıştı ve etraftaki kafeteryalar, kutlamanın yorgunluğunu atan renkli bayram insanlarıyla değil, gülümseyerek yorgunluk çaylarını içen lacivertlilerle doluydu. Yerler ise günü özetleyen boş biber gazı fişekleri ve sıkılmış limon artıklarıyla.

Görünen o ki, bizim yaşadığımız, tüm gün yaşanan şiddetin sadece çok küçük bir parçasıydı. Şehrin büyük bölümü, hiç beklemediği, kibirli ve kararlı bir şiddetle bir şekilde engellenmişti.

1 Mayıs bayramdı oysa. Özellikle son üç yıldır, özellikle Taksim’de daha da güzeldi bu bayram. Sadece sevgi hissedilirdi. Binlerce insandan yayılan mutluluk ve heyecanla, size kazık atan eski sevgilinizi ve yanındaki sizden genç ve güzel sevgilisini bile görseniz, boyunlarına sarılıp “iyi bayramlar” demek geçerdi içinizden, yapardınız da. Her yaştan her renkten insanın birbirini daha çok sevdiği, bunun mümkün olduğunu hissettiği bir gündü. Ben de bu hevesle çıkmıştım sabah yola. Korkusunu ancak korkutarak yenmeye çalışanların şiddetine maruz kalacağımızı hiç düşünmemiştim.

Üstelik bir süredir hava güzeldi ve bir şeylerin yoluna gireceğine dair umut beslemeye başlıyorduk.

Not: Fotoğraf için arkadaşım Şengül Çiftçi’ye teşekkür ederim.

Not: Fotoğraf için arkadaşım Şengül Çiftçi’ye teşekkür ederim.

Reklamlar

Pi’nin sınırsız kapsayıcılığı..

“Her şeye inanmak, hiçbir şeye inanmamaktır. Bir yönün olmadan doğru yolu bulamazsın.” der babası Pi’ye, Pi’nin Yaşamı filminde. Akılcılığın simgesi baba ile maneviyatın temsilcisi anne arasındaki sofrada Pi, merakla yolunu aramaktadır. Her yoldaki güzelliği ve ortak fikri hissedebilecek kadar da kapsayıcı bir kalbi vardır. Hinduizmin çok tanrılı inanışına doğan ve hepsine de saygıda kusur etmemeye çalışan Pi, tesadüf eseri girdiği bir kilisede Tanrı’nın oğlu İsa ile tanışır ve dur durak bilmeyen sorularını yönelttiği rahibin ışığında Tanrı’nın oğlunu çok sever. Vaftiz edilmek ister. Ardından, duyduğu bir ezan sesinden etkilenir ve namazda bulur huzuru. Hepsine de kalbinde yer vardır. Uçsuz bucaksız sınırsız devam eden Pi sabit sayısı gibi; Pi de, ayaklarını bastığı Hindistan topraklarında, tüm inanç biçimlerini bünyesinde barındırmak ister. Akılcı babanın itirazı da bunadır. Bir yolu tercih etmekle, diğerlerine beslediği sevgiye haksızlık ettiğini düşünür Pi ve bir anlamda da babasının bahsettiği o yönü bulabilmek için somut bir mesaja ihtiyaç duymaktadır.

Amacım filmi analiz etmek değil aslında..

Kendimdeki Pi’ye, sabitlemeye çalıştıkça sınırsızlığa doğru uzayıp giden o hisse biraz yakından bakmaya çalışmak.

Her şeyi sebep-sonuç ilişkisine oturtarak algılamaya alışkın bünyenin akılcı tarafıyla, tam olarak tanımlanamayan hislerden doğan inanma ihtiyacının çatışması aslında bu hikayenin özeti. Tüm insan evlatları gibi benim de kafamı kurcalayan bu ikiliğin çatışması. Sadece kalp yoluyla hissettiklerimizin akıl yoluyla da ispatına ihtiyaç duymamız ya da akıl yoluyla gayet güzel kavrayabildiğimiz bir durumun bir şekilde duygusal açıdan bize ters gelen, bizi huzursuz eden bir tarafının bulunması. NEDEN sorusuna yüklediğimiz o büyük anlam.

Bunun bana özgü bir netsizlik, kararsızlık hatta bazen aptallık olduğunu düşündüğüm zamanlar oldu. Hatta işi iyice karmaşıklaştırıp, böyle olma haline de sebepler bulmaya çalıştım bazen. İkiliği simgeleyen, siyah-beyaz, düz-ters olarak simgelenen burcuma yükledim kimi zaman yükü; kimi zaman da bir ayağı Asya’da bir ayağı Avrupa’da olan bir şehirde doğmuş olmaya. “Sen doğusun, ben batı.” derdi eski bir arkadaşım bana; ama o zaman da rahatsız ederdi bu sınırlanmışlık beni. Bilirdim ki bize karşıdan bakan biri için değişecekti tanımlarımız. Takım tutmaya çalışırken de aklın yolunu bulmaya çalıştım. Ben genelde kaybeden, haksızlığa uğrayan tarafa yakınlık duyardım; ama bu da sürekli değişiyordu. Doğduğum semtin takımına kalp yoluyla inanmayı denedim. Semti sevdiğime göre takımı da sevebilirdim ve “neden” sorusuna verecek de tatmin edici bir cevabım olmuş olurdu; ama içimde bir şey bundan rahatsızlık duydu. Bu sefer de hissiyat olarak yakınlık duyduğum takımı, akıl yoluyla kabullenmek için işten anlayan arkadaşlarıma danıştım. “Ya ben şimdi bu takımı tutmaya karar verdim ama bana neden diye soranlara verecek bir cevabım yok. Bana somut cevaplar verin!”

Pi’nin Allah’tan beklediği somut mesajları, hayatın her alanında arıyordum aslında. Akılcılık temelinde şekillenmiş bir sistemin tepeme diktiği o NEDEN? sorusuna duyduğum sorumluluktan kaynaklanıyordu sanırım bu.

Bunların farkına varmak ve bu farkındalıkta bile neden-sonuç ilişkisinden yararlanmak, orta yaşa gelmiş bünyemi huzura kavuşturmuyor ne yazık ki. Bana her alanda netleşmemi öğütleyen sisteme, bir türlü tam teşekküllü cevaplarla karşılık veremiyorum. Ne zaman konduğunu bile bilmediğim onlarca isim-sıfat arasından “budur benim kimliğim” dediğim noktalı bir cümle kuramıyorum. “Budur” dememin ardından gelen “ama” ile uzayıp gitmeye başlıyor Pi sayım.

Barışın tanımı bu olamaz mı peki? Empati diye soyutlaştırılan bir kavramı, hayatlarımıza omurga yapamaz mıyız? Zaten hamurumuzda olan o çokluğu, illa “benim şeklim budur” diye yoğurup bir şekle sokmadan daha da büyütemez miyiz? Sınıflandırmadan algılayamayacak kadar akılcılığın ürünü mü oldu sadece bünyelerimiz yoksa?

“Her şeyin biraradalığı“ gibi tanımlanan postmodern çağda yaşadığımız söylense de, sınırlarımız-kalıplarımız- tanımlarımız gittikçe keskinleşiyor aslında. Tuttuğun takımı, oy verdiğin partiyi, okuduğun kitabı söyle ve ilgili kümeye dahil ol. O kümeyi simgeleyen renkten payına düşeni al ve mümkünse bunun sınırlarında hareket et.

Kalbimde, “iyi” olduğunu hissettiğim her şeye aynı anda yer var. İyilerin sayısı da sabit değil. Meraktan ya da tesadüfen kapısı aralanacak ya da büyüsüne kapılıp peşinden gidilmeye değer bulunacak tonla “iyi” bekliyor sırasını.

Kafam kadar karışık bir yazı oldu bu. İyi olan kazansın 🙂

Herşey Beyinde Başlar!

“Her şey Beyinde Başlar” diye seslendi, kitaplığımın, öylesine alınmış-muhtemelen kemikleşmiş alışkanlık ve beğenilerden ötürü hiç okunmayacaklar rafında yer alan şahsiyet. Kitabevinden satın alırken yaptığım gibi, ukalaca burun kıvırdım ona.

-“Hayatlara reçete sunan basmakalıp kitaplardan hiç hoşlanmam” dedim.

-“Neden buradayım o zaman ?” diye sordu.

-“Buradasın çünkü ben sık sık hayatıma reçete ararım, kapılarını aşındırdığım psikoloji-psikiyatri camiasına verecek param tükendiğinde de sırf değişik bir şey yapmış olmak için senin gibi ucuza satılanlardan alırım bir tane. Hayatımı değiştirecek sihirli yöntemler sende gizli diye içten içe heyecanlanırken bir taraftan da senden medet ummayı gururuma yediremem. İşte bu sebeple o en alt rafta benzerlerin ile tozlanmaya bırakırım seni de.”

-“Kötü bir annesin.”

-“İstenmeyen bir çocuksun. Aldırmalıydım sana ihtiyaç duyan parçamı!”

“İyi İnsan Bulmak Zor” dedi Flannery O’Connor. Gözünü sevdiğim. Baş tacı rafımın baş tacı isimli kitabı.

-“İyi insan bulmak gerçekten zor.” dedim. “Düşüp başımı da yarsam, sıkıntıdan mide kramplarıyla sabahlara kadar kussam da, acıdan öfkeden tanınmayacak hale de gelsem film repliği ya da dizi karakteri mazlumluğunda bir duruşun olmadıkça inanmazlar.”

-“Kendine zarar vererek insanları kendine getiremezsin belki de” dedi.

-“İçimdeki kötüyü mü uyandırayım yani, sayfalar dolusu anlattığın gibi. İyi olmak fikrinden uzaklaşayım mı yani?”

-“Korkak olduğun için muhtemelen yapamazsın ama denemelisin. Ama hayır, sende bu suçluluk duygusu oldukça kusura bakma ama ne kendine ne de başkasına ne iyiliğin ne de kötülüğün dokunabilir. Neydi gerçekten işlediğin büyük suç bu arada?”

-“Birini falan öldürmüş olmalıyım. Hatırlamıyorum ama sadece izi var. Öldürdüğüm kendim de olabilirim.Katiliyle yaşayan hastalıklı bir bünye. Şule’yle yaşayan Behzat gibi.Tek bir farkla. Ben hala zavallıca kurtarıcı bekliyorum. Evin bodrum katına kendini kapatmış, yıllardır üst kattan gelen, katilin ayak sesleriyle karanlıkta öylece yüreği ağzında yaşamaya alışmış gibi. Birgün bu bodrum kattaki küçük pencereden biri beni görecek, korkumu anlayıp beni gün ışığına çıkaracak.”

-“Güldürme beni. Yok Öyle biri.”

-“Lütfen sus. Bana sadece benim gibi korkakların, engellilerin hikayelerini anlat. Sonları kötü de bitse..”

“Hayat Berbat” dedi Leo Malet. Saygıyla eğildim önünde. Nefret eder bu hareketten. Bu yılışık, zayıf ve zavallı hürmetimden hiç hoşlanmaz. Korkaklığımı sevmez ve her korkak gibi, gerçek acıları yaşayıp da hala hayatta kalabilmiş olanları kahramanlaştırmamdan hoşlanmaz ama sanırım sever beni. Bir ruh birlikteliğimiz olduğunu, sokağa çıkmadan kendi bodrum katımda vazgeçmiş ama yine de bir umut bekler halimi seyreder uzaktan. Renkli bir mutluluğa değil ama onun çağıracağı güneşsiz sokaklarda ecel terleri dökmeye hiç düşünmeden gideceğimi bilir.

“Oysa Herkes Kendiyle Meşgul” dedi Murat Gülsoy.

“İşe yaramaz muğlak cümleler. Etrafından şikayet eder ama içten içe kendini de haşa pek farklı görmediğini ima eder bir bulanıklıkla sesleniyorsun oradan. Evet, hepimiz kendimizle meşgul olan zavallı bencil yaratıklarız. Bizi en çok yaralayan da başkalarının bencillikleri. Başkalarını yaralayan da bizim bencilliklerimiz. Hepsinin toplamı da dünyanın bugünkü hali. Sonra? Bir cesaret ya da özgün bir fikir, öneri içermedikçe tespit yapmayı ve duymayı çıkarıyorum hayatımdan. Faydasız zeka orgazmları. Sonra?”

“Körleşme” dedi Elias Canetti. Kendini köreltmiş bir kör cahile söyledi bunu. “Tamam” dedim.

“Çoluk Çocuk” dedi Patti Smith. Erkeksi suratıyla çocukça göz kırptı bir de. Gittim yanına. “Sarıl bana, çok ihtiyacım var” dedim. “Sen o sefil görünen otel odalarında, apartman dairelerinde, çocukluğunu da cesaretle ve yürekten paylaşarak yaşadın. Peki ya biz? Yalnızlığı afili bir kenar süsü yapıp boyumuzdan büyük iddiaların altında ezilmişiz. Gururdan taş kesilmiş, hiçbir şeye inanmaz, güvenmez olmuşuz. Beyaz zenciler olmuşsunuz siz ama bu kalabalıkta tekil bir beyaz zenci olmak çok zor geliyor bana. Zenci olup olmadığımdan bile emin olamayacak kadar uzaklaşıyor iç sesim. Üst kattakinin ayak sesleri çınlıyor kulaklarımda. Bulutlarım hep yağmur taşırdı benim ama en renklisini hayal ederdim. Hayallerimin hiçbiri de tek kişilik değildi. Çok canım sıkılıyor. Canım yanıyor.” dedim.

Dizlerine yatırdı beni. Usulca saçlarımı okşadı. Usulca uykuya daldım. Rüyamda tüm ev yanıyordu. Tüm kitaplar kül oluyordu.

Yoksa her şey beynimde mi başlamıştı gerçekten?

THIS HOUSE IS ON FIRE! 

Kick off your boots, come and sit a spell
Listen to me worry, come and listen well
All you better best come and lean in boys
Cause I don’t dare to raise my voice

I’ve been sitting here for the longest time
Reading all the warning and the danger signs
I don’t have the gift of the prophecy
Telling everybody how it’s gonna be

Soon come, soon come the day this tinderbox
Is gonna blow in your face
I don’t have the gift of the prophecy
Telling everybody how it’s gonna be
You go passing wrong for right and right for wrong
People only stand for that for just so long

It’s all gonna catch like a house on fire
Spark an evil blaze and burn higher
Well, I don’t have the gift of the prophecy
Telling everybody how it’s gonna be
You go passing wrong for right and right for wrong
People only stand for that for just so long

I don’t have the gift of the prophecy
Telling everybody how it’s gonna be
There’s a wild fire catching in the whip of the wind
That could start a conflagration
Like there has never been.

This house is on fire!

(Bir Natalie Merchant şarkısı)

BU  EV  YANIYOR!

Bu ev yanıyor

Fırlat botlarını, gel ve bir süre otur

Nasıl endişelendiğimi dinle, gel ve iyice dinle

En iyisi gelin ve eğilin çocuklar

Çünkü sesimi yükseltmeye cesaret edemem

Çok uzun zamandır burada oturmaktayım

Bütün uyarı ve tehlike işaretlerini okuyarak

İnsanlara her şeyin nasıl olacağını söyleyecek

Kehanet yeteneğim yok

Yakında gelecek, yakında gelecek bu kibrit kutusu gün

Yüzünüze püskürecek

İnsanlara her şeyin nasıl olacağını söyleyecek

Kehanet yeteneğim yok

Doğru için yanlışı, yanlış için de doğruyu geçip gidiyorsunuz

İnsanlar sadece bunun için bu kadar süre dayanabilirler

Yanmakta olan bir ev gibi ele geçirecek

Kötü bir kıvılcım çakıp daha da çok yanacak

İnsanlara her şeyin nasıl olacağını söyleyecek

Kehanet yeteneğim yok

Doğru için yanlışı, yanlış için de doğruyu geçip gidiyorsunuz

İnsanlar sadece bunun için bu kadar süre dayanabilirler

İnsanlara her şeyin nasıl olacağını söyleyecek

Kehanet yeteneğim yok

Rüzgarın kamçısına yakalanmış vahşi bir yangın var

Daha önce hiç olmamış

Büyük bir afeti başlatabilir

Bu ev yanıyor!


Zaman Avcısı

Küçük, kanadı kırık, anlaşılmamış ve yalnız bir haldeydi onu bulduğumda. “Senin de mi hiç arkadaşın yok?” demişti bana. Okuldan, çocukluktan arkadaşlarımın isimlerini saymıştım tek tek panikle, biraz da utançla. Yokluktan bahseden birinin yanında varlıktan bahsetmek beni biraz rahatsız etse de, benim için önemli olan bu insanlara ihanet edemezdim ama içimden, çok derinden boş bir yere de onun tam oturduğunu fark etmiştim bu soruyla. Bir insanın her şeyi olma cesaretini uyandırıyordu insanda. Bunun için hiçbir şey yapmasa da; sessizlik, cesaret ve başı önde oluşunun bende yarattığı karşılık buydu.  O soruyu sorduğu andan itibaren ondan sorumluydum. Romanlardaki, filmlerdeki gibi; bol sohbetli ayaktakımı arkadaşlığı beni de bulmuştu sonunda. Onu korumak için her şeyi yapacaktım.

Ceketimi, gözlüklerimi çıkarıp pelerinimi giydiğim andı bu. Ona söylemedim bu hızlı gelişen biçim değişikliğini, damarlarıma pompalanan kanı. Bunu anlayabilmesi için kendimi baştan sona anlatmam gerekirdi ki zaten ruhum beni yanıltmıyorsa bunu fark etmek için konuşmama bile gerek kalmayacaktı zamanla. Bunu biliyor, hissediyor olacaktı. Tanıdıkça çocukluğumuz büyüyecek, yollar bizim olacaktı. Pelerinli şövalyelik ruhumla, kan kardeşime hayat verecektim, ölmek üzereydi çünkü. Bildiğim her şey onun olacaktı.

Benim pelerinli şövalyeliğime karşılık onun “elinden gelemeyişler”i vardı. Anlayış göstermem gerekirdi. Gündelik hayatında benim varlığımı saklamak zorundaydı mesela. Onun da kendince sorumlu olduğu birileri vardı ve varlığım onları üzebilirdi. Sadece onun uygun olduğu koşullarda yanında olabilirdim. Bunu istiyordu. Tek arkadaşıydım. “Senin de mi hiç arkadaşın yok?” diye sorduğu an, ana rahminden beri biriktirdiğim bir duyguya dokunmuştu çünkü. Tüm arayış, tercih, hayal dünyamı, kendime yüksek sesle söylemediklerimi hayatımın orta yerine, bir sokağın kaldırımında dillendirivermişti. Ona sadık kalmaya söz verdim. İnsandaki sadakat duygularını harekete geçiren bir hali vardı ya da ben ısrarla her şeye sadıktım.

Zaman avcılığım böyle başladı. İsimlerini heyecanla saydığım o arkadaşlarımdan başlayarak, hayatın normal akışının vaat ettiği tüm olasılıklara da mesafe koyarak, onun uygun olduğu zamanları bekleyen, o zamana engel olabilecek her şeyi önceden bertaraf ederek, işini çok ciddiye alan bir zaman avcısı oldum. Daha ilk günden aldığım sorumlulukla, ona ihanet etmeme yeminimi bir rozet gibi taşıdım yakamda. O içeride, ben dışarıda; ağacı, havayı, denizi, insanları onun adına da koklayarak dolaştım hayatın içinde. Onu bekleyişime fon oldu tüm akış. Yerden yaprak biriktirir gibi, denizden midye kabuğu toplar gibi, insanlardan geçer gibi karıştırdım onu içime. Onun hiçbir şey yapmasına gerek kalmamalıydı, yapamazdı çünkü. “Beni hiç bırakma” dedi mi hatırlamıyorum. Korkularını, arada kalışlarını sezinleyip, ondan hiçbir şey beklemeden anları paylaşmaktı yetindiğim şey.

Sonra birden evime geldi.

“Bir süre buradayım.” dedi. Her an gidebilirmiş gibi panikledim. Bildiğim, bileceğim her şeyi o “bir süre”ye sığdırmak telaşı doldu içime. Sormadım “ne kadar?” diye. Ben zaman avcısıydım. Böyle yaşamaya alışmış. Şimdi elinde bir sandık dolusu zamanla karşımdaydı. O en kıymetli şeyi ne yapacağımı şaşırdım.

Bir kısmını alıp buzluğa atsam, sonsuzluğa yetecek kadar stoğum olsa. Bir kısmını bir ağacın altına gömsem, her baharda kendini yeniden üretse. Kalanın da sadece tadını çıkartsam. Karşısındaki koltukta oturup hiç konuşmadan baksam, konuşmaktan uyuyakalacak kadar kendimi kaybetsem, o isimlerini saydığım arkadaşlarımın yanına götürsem elinden tutup, “bakın işte bu” desem “karabatak gibi kayboluşlarımın, sessizliklerimin, aşırı enerjimin, yorgunluğumun sebebi” desem. Birbirilerini çok sevseler. Bir masanın etrafında, zamanı hiç umursamadığımız sohbetler yapsak.

diye hayal ettim.

Yattı. Hiç kalkmadı kanepeden. “Sen git, yaşa!” dedi. Uzaktayken bile gölgesini yanımda taşırken onu nasıl evde bırakırdım? Bu kadar yakınıma gelmişken. Bir süre sonra gidecekken.

Oturdum ben de. Yüzüne bakamadım hiç. Yattığı yerden başının arkasını, bazen de profilini görüyordum. En çok oralarını ezberledim.

Yavaşladım.

“Lütfen” dedim. “Haydi azıcık benimle gel. Seninle yapmak istediğim çok şey var.”

“Rahat bırak” dedi. “Akıl hastası mısın? Buraya geldim diye her istediğini yapmak zorunda mıyım?” dedi.

Bazen dışarı çıktım.

“Niye geç kaldın?” dedi.

“Film izleyelim mi?” dedim.

“Ben yokmuşum gibi davran.” dedi.

Denedim. Hiç istemediğim bir şeyi denemek zorunda olmak zorladı beni. Yokken var gibi yaşadığım birine, tam varken yokmuş gibi davranmak zorunluluğuna isyan ettim.

“Hayalet arkadaşım!” dedim.

“Akıl hastasısın.” dedi.

Hayal kırıklıklarımı, kursağımda kalan hevesleri kitaplarda aradım. Bulduğum benzerliklerin, aradığım sözcüklerin altını özenle çizip başucuna bıraktım. Odadan odaya mektuplar yazdım.

“Saçmalık.”dedi.

Pelerinimi çıkardım. Gözlüklerim ve ceketim çok geride kalmıştı. Çıplak kaldım. Çok korktum. Çok ağladım.

“İşte bak, akıl hastasısın.” dedi.

İki tur dört mevsim geçti. Evdeki kedi doğurdu. Yavrular büyüdü.

“Gitme vakti geldi.” dedi.

Yıllardır peşinde koştuğum, dünyalara yetiştiremediğim zamanı toprağa gömmüş, mezar taşını dikip, son duasını edercesine.

“Ama nasıl?” dedim. “Hala başlamayı bekliyordum sabırla, uyanmanı.” dedim.

“Bir süreliğine geldim, bekleme demiştim” dedi.

Haklıydı. Hiç değişmeyen tek bir karenin binlercesinden oluşan bir film şeridi geçti gözümün önünden.

Hiç anlamadığını fark ettim. Karabasan gibi kapladı içimi korku. Bomboş hissettim. Çaresiz hissettim. Suçlu hissettim.

“O günden beri zamanın peşinde koşmak için gerçeklikten koptuğumu görmedin mi? Çırılçıplak kaldım.” dedim.

Anlamadı.

“Zırdeli” dedi.

“Damarlarıma bak.” dedim.

“Git işine.” dedi.

“Delilik mi istiyorsun? En bilinçli tercihimle, kan kardeşimin iyileşmesi için hayatımı dondurmakta hiç tereddüt etmeyişime delilik mi diyorsun? Al sana delilik!” dedim.

Günde en az bir doz duyduğum “akıl hastası” sıfatını artık kabullenmekten başka şansım olmadığını anladığım andı belki. Üzerimdekileri çıkarıp, dolabımdaki “deli” gömleğini giyip kapıya asıldım. İşleri kendim için kolaylaştıramıyorsam, en azından onun tanımlarına teslim olarak, savaşmaktan vazgeçebilirdim artık. Tüm bunları düşünecek kadar bile zaman harcamadım aslında. Dediğim gibi, bu bir isyan patlaması, haksızlıkla mücadelenin zaferle sonuçlanmayacağını anladığım andı.

Bu son kare her şeyi çözsün istedim. Usulca, sessizce, bitmek bilmez bir şekilde, yaklaşık 2 yıl devam eden tedavi önerisiz “akıl hastalığı” teşhisim tescillensin istedim.

“Gitme.” dedim.

“Akıl hastasısın. Fotoğrafını çekeyim de kendine bak bol bol ben yokken.” dedi.

Çekti.

Çekti ve gitti.

“Beni nasıl yalnız bırakırsın?” derdi bazen bana.

“Beni nasıl yalnız bırakırsın?” bile diyemedim ona.

Çekti ve gitti.

sihirli kapılar da nereden çıktı?

Bir şeye isim koymak ne kadar zor.. İlki, kulağımıza ezanla fısıldanmış ismimiz.. Sonrası çoğunlukla kabul edilmiş öğretiler.. “İnsan ismini taşır..” vs.

Daldığım hayallerle ayağımdan ısrarla  çeken gerçekler arasında tutunduğum şarkılardan birinin ismini verdim ben de bu yarı-gerçek alana.

Portishead’in  “Magic Doors” şarkısı.. 

i can’t deny what i’ve become 
i’m just emotionally undone 
i can’t deny, i can’t be someone else

when i have tried to find the words 
to describe this sense absurd 
try to resist my thoughts 
but i can’t lie 

i’ve been losing myself ( all the muse in myself )
my desire i can’t have
no reason am i for

i can’t divide or hide from me 
i don’t know who i’m meant to be 
i guess it’s just the person that i am 

often i’ve dreamt that i don’t wait 
enjoy the gift of my mistake 
like then again i’m wrong and i confess

i’ve been losing myself 
my desire i can’t have
no reason am i for

http://www.youtube.com/watch?v=VCUtrLn42fc

Merhaba dünya!

Merhaba dünya!

Her şeyden ne çok var.. Yine de hepimize hep bir şeyler eksik. Duvarlarımıza hapsolduğumuz sürece de eksik kalmaya devam edecek. Peki dışarısı neresi? İçindeki ve dışındaki kapıları açtığın an attığın ilk adım sanki. Bu da benim ilk adımım olsun.. Paylaşmadan yapamayan, en çok da “günaydın” ve “merhaba” demeyi önemseyen birinin naçizane bir sanal alanı.. “Kendine İyi Bak” lardan ziyade “Birbirinden Haberdar Ol”u düstur edinmek dileğiyle..

pi

Biz Varız! | We Exist!

New Generation Diaspora

"Mülteciyim Hemşerim" Dayanışma Ağı

Sınırları aşan komşunla yaşa!

Art and Architecture in the Arab world

A+A Ideas, news about Art & Architecture

Kara Kirpi

Ömer Yılmaz

Istanbul Kent Hareketleri

Istanbul Urban Movements

İnsanlık Hali

Her insanda insanlığın bütün halleri vardır- Montaigne

Negri in English

‘We are not inventors of anything. We are just readers of Marx and political revolutionary agitators in our time’

urbanculturalstudies

the culture(s) of cities... space, time and urban everyday life

Peter Marcuse's Blog

Critical planning and other thoughts

Sükût Suikasti

Sükût Suikasti

yeni1anlam

doğa, tasarım, el sanatı ve psikolojinin birleştiği atölye

denize sıfır

okumak, yazmak, dinlemek ve izlemek üzerine..

tunicco

everything about life!

İşlerle Düşler

okumak, yazmak, dinlemek ve izlemek üzerine..

muhayyer

Eski insan, eski eşya, eski şarkılar. Burada herşey muhayyer, zaman bile...

Ahmet Tulgar

hayatın yazılı hali

Istanbul S.O.S

Istanbul alarm veriyor! | Istanbul on alert!

güneşli bir gün

Yaz! Bu, varlığının etrafa saçılmış parçalarını bir araya getirebileceğin tek yoldur. (Tanrılar Okulu, Stefano E. D'Anna)