Gazlı 1 Mayıs’ın ardından..

1 Mayıs kutlaması için sabah erkenden yola çıktığımda, çok daha uzak semtlerdeki evlerinden, çok daha erken saatlerde yola çıkmış temizlik işçisi kadınlar da, çalışmak üzere başkalarının evlerine gidiyordu. Otobüs durağına varmak için caddeye çıktığımda, her zaman yaptığım gibi, kimin eylem alanına kimin gezmeye, kimin işe vs. gitmek üzere yolda olduğunu tahmin etme oyunumu oynamaya başladım. Bu oyunu oynarken; kırmızı renk, kasket, çantasız serbest eller gibi klişe ipuçlarından ve hayal gücümden yararlandığımı söylemeliyim. Otobüs durağının yanındaki büfeye, akbilimi doldurmak üzere vardığımda, bir süre, bayideki adamın her zamanki gibi, plastik eldivenli elleriyle, gazeteleri düzenlemesini bekledim. Araba seslerinin arasında yakaladığım bir boşlukta, küçük kulübesinin içinde, Timur Selçuk’tan 1 Mayıs marşının çaldığını duydum. Beni bayram duygusuyla ilk karşılayan, hiç tahmin edemeyeceğim bir şekilde, yıllardır gazete alıp akbilimi doldurttuğum bu adam oldu. “Ne güzel çalıyorsunuz” dedim neşeyle, o ise her zamanki sessizliğiyle sadece gülümseyerek karşılık verdi bana.

Kısa bir otobüs yolculuğunun ardından, Avrupa yakasına birlikte geçeceğim arkadaşımla buluştum. Önce küçük bir kahvaltı yaptık, ardından da bizi karşı yakaya götürecek Topkapı otobüsüne hemen yetişerek, meydan yolculuğumuzu başlatmış olduk. Her şey yolunda gidiyordu ve hava çok güzeldi. Otobüsteki yolcular, tahmin oyunumu zorlayacak çeşitlilikteydi. Kulaklıklarından gelen müzikle uyuklayan gençler, kasketli birkaç amca, süslü kızlar ve başörtülü yaşlı teyzeler. Teyzelerden biri, her yeni gelene yanında küçük de olsa yer açmak, oturması için ısrar etmek, oturmazsa naz yapmakla suçlamak, belli aralıklarla pencere açtırıp kapattırmak suretiyle, yakında koltukların tozunu alıp etrafa dantel örtülerini yaymaya başlayacakmış gibi bir izlenim uyandırdı bende. Tecrübelerime dayanarak söyleyebilirim ki, bir toplu taşıma aracında, bu kadar müdahaleci davranan biri olduğunda, hava da sıcaksa, mutlaka bir sözlü tartışma yaşanır. Oysa bugün; tatil olduğundan mı, benim hissettiğim dayanışma duygusunu otobüsteki çoğunluğun da hissetmesinden midir bilinmez, herkesin yüzünde bir gülümseme vardı. Her şey yolunda gidiyordu ve hava çok güzeldi.

Derken..

Zincirlikuyu’yu geçtik ve patlama sesleri duyduk. Uzak noktalarda, toz bulutları yükselmeye başladı. Biber gazıyla ilk temasımız o zaman gerçekleşti. Gözlerimizdeki ve boğazımızdaki feci yanmanın etkisinde, bu havayı içeriye hapsetmemek için pencereleri açmakla dışarıdan gelecek yeni toz bulutunu içeri almamak için açmamak arasında bocalayarak, inisiyatifi yine o başörtülü teyzeye bıraktık. O da orkestra şefi edasıyla, otobüs içindeki hava sirkülasyonunu kontrol altına almayı başardı. “Bu ülkede Alevi, Sünni, Türk, Kürt, Çerkez, Laz; hepimiz kardeşiz” demeyi de ihmal etmedi bu arada. Gözlerimizi ve boğazlarımızı biber gazıyla yakan iktidarın aymazlığı, otobüs yolcuları tarafından, ana muhalefet partisinin başarısızlığına bağlanmıştı ve sanırım teyze de bu güvensizliği kendince süpürmeye çalışıyordu.

İnmeyi planladığımız durağa giden yol kapatıldığı için, bir süre sonra arkadaşımla otobüsten indik. Ana yoldan çıkıp, yürüyerek ilerleyebileceğimiz bir sokağa ulaşmayı başardık. Bunun bir başarı olmadığını anladığımızda çok geç olmuştu tabii. Otobüste hissettiğimizden çok daha kuvvetli bir gaz etkisiyle tam da orada karşılaştık. Tüm yollar polis barikatlarıyla tutulmuştu ve işine, gezmesine, kutlamasına gitmeye çalışan diğer insanlarla birlikte o sokakta beklemek zorundaydık. Polis de bekliyordu. Yol soran, “ne olur izin verin geçeyim, benim şuraya mutlaka yetişmem lazım” diyen her yaştan her kılıktan insana aynı cevabı veriyordu. “Geçemezsin. Ben bilmem valla, amirim ne emrederse o olur.” Belli aralıklarla “atınız” emri geliyordu belli ki amirden, ekipler önce maskelerini takıyor, ardından ilerleyip ara sokaklara gaz bombalarını atıp direnen grupları dağıtmaya çalışıyor sonra da kendisi gidip kısa sürede eski yerine geri dönüyordu. Telefonla haber almaya çalıştığımız, farklı noktalardaki arkadaşlardan gelen haberler de aynıydı. Korktuğumu ve biraz paniklediğimi itiraf etmeliyim. Korkan ve panikleyen çok insan da gördüm ayrıca.

Ortalık biraz sessizleşince, durmanın anlamsız olduğuna karar verip, kutlamanın gerçekleşemeyeceğini de anlayıp, arkadaşımın, yarım saatlik bir yürüyüşle ulaşabileceğimiz bir mesafede olan ofisine gitmeye karar verdik. İşler tabii ki bizim kararlarımızla ilerlemiyordu. Ulaştığımız bir sonraki dört yolda, renk olarak sadece polis laciverdiyle karşılaştık, oysa renkli bir kutlama için çıkmıştım evden. Bir helikopter sürekli dönüyordu tepemizde ve duvar diplerine sığınmış insanlar çok çaresiz görünüyorlardı. Benzer hareketlilik burada da yaşandı. Biber gazı sıkarak ilerleyen polis kuvvetlerine karşılık, direnmeye çalışan bayram kutlamacıları. Sonradan aldıkları isimle “marjinal gruplar”..

Artık aldığımız kararın peşinden değil, açık olan yolların bizi götürdüğü yere gidiyorduk. Zigzaglar çizerek ilerlemeye çalışırken, olmayan yön duygumu da hepten yitirmiştim. O sırada yanımdaki arkadaşım, bulunduğumuz yerin yakınlarında oturan bir arkadaşımıza gitmemizi önerdi. Neyse ki evdeydi ve bir şekilde ulaştık yanına. Kısa bir süre sonra bir arkadaşımız daha geldi ve birbirimize gördüklerimizi anlatarak yemek için sofra hazırlamaya koyulduk. Kutlama hevesiyle başlayan günü, misafirlikle devam ettirecektik, bir aradaydık, haberleri izleyebileceğimiz bir televizyonumuz ve birlikte hazırladığımız bir soframız vardı. Oturmuş ilk lokmalarımızı tadarken, o tanıdık sesi duyduk yine. O tanıdık kokuyu solumaya başladığımızda gördüğümüz manzara ise, pencerenin önüne düşen gaz bombası ve içeri dolmaya başlayan dumandı. O dayanılmaz yanmayla, arka taraftaki bahçeye attık kendimizi. Ne kutlamamız, ne haberleri izleyebileceğimiz televizyonumuz ne de soframız vardı. Evin ve sokakların dumanının sönmesini bahçede saatlerce bekledikten sonra, biberin gaz bombası haliyle kirlenmiş biberli soframızı çöpe atıp dışarı çıktık. Ortalık biraz sakinleşmişti. Sabahın erken saatlerinden itibaren engellenen pek çok ulaşım aracı yeniden çalışmaya başlamıştı ve etraftaki kafeteryalar, kutlamanın yorgunluğunu atan renkli bayram insanlarıyla değil, gülümseyerek yorgunluk çaylarını içen lacivertlilerle doluydu. Yerler ise günü özetleyen boş biber gazı fişekleri ve sıkılmış limon artıklarıyla.

Görünen o ki, bizim yaşadığımız, tüm gün yaşanan şiddetin sadece çok küçük bir parçasıydı. Şehrin büyük bölümü, hiç beklemediği, kibirli ve kararlı bir şiddetle bir şekilde engellenmişti.

1 Mayıs bayramdı oysa. Özellikle son üç yıldır, özellikle Taksim’de daha da güzeldi bu bayram. Sadece sevgi hissedilirdi. Binlerce insandan yayılan mutluluk ve heyecanla, size kazık atan eski sevgilinizi ve yanındaki sizden genç ve güzel sevgilisini bile görseniz, boyunlarına sarılıp “iyi bayramlar” demek geçerdi içinizden, yapardınız da. Her yaştan her renkten insanın birbirini daha çok sevdiği, bunun mümkün olduğunu hissettiği bir gündü. Ben de bu hevesle çıkmıştım sabah yola. Korkusunu ancak korkutarak yenmeye çalışanların şiddetine maruz kalacağımızı hiç düşünmemiştim.

Üstelik bir süredir hava güzeldi ve bir şeylerin yoluna gireceğine dair umut beslemeye başlıyorduk.

Not: Fotoğraf için arkadaşım Şengül Çiftçi’ye teşekkür ederim.

Not: Fotoğraf için arkadaşım Şengül Çiftçi’ye teşekkür ederim.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

pi

"Mülteciyim Hemşerim" Dayanışma Ağı

Sınırları aşan komşunla yaşa!

Art and Architecture in the Arab world

A+A Ideas, news about Art & Architecture

Kara Kirpi

Ömer Yılmaz

Istanbul Kent Hareketleri

Istanbul Urban Movements

İnsanlık Hali

Her insanda insanlığın bütün halleri vardır- Montaigne

Negri in English

‘We are not inventors of anything. We are just readers of Marx and political revolutionary agitators in our time’

urbanculturalstudies

the culture(s) of cities... space, time and urban everyday life

Peter Marcuse's Blog

Critical planning and other thoughts

Sükût Suikasti

Sükût Suikasti

yeni1anlam

doğa, tasarım, el sanatı ve psikolojinin birleştiği atölye

denize sıfır

okumak, yazmak, dinlemek ve izlemek üzerine..

tunicco

everything about life!

İşlerle Düşler

okumak, yazmak, dinlemek ve izlemek üzerine..

muhayyer

Eski insan, eski eşya, eski şarkılar. Burada herşey muhayyer, zaman bile...

Ahmet Tulgar

hayatın yazılı hali

Istanbul S.O.S

Istanbul alarm veriyor! | Istanbul on alert!

güneşli bir gün

Yaz! Bu, varlığının etrafa saçılmış parçalarını bir araya getirebileceğin tek yoldur. (Tanrılar Okulu, Stefano E. D'Anna)

%d blogcu bunu beğendi: